KÜLTÜR, MEDENİYET, MEFKÛRE VE ZİYA GÖKALP

“Mazi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz”

Ahmet Hamdi Tanpınar

(Beş Şehir)

“Ziya Gökalp, sosyoloji ilminin kurucusu olan “Durkheim”den sonra en büyük sosyologdur.


Yâni bu ilmin istiklâline en çok çalışanlardan biridir, Gökalp’ın milletlerarası bir şöhreti olmamasının sebebi eserlerinin Türkçe olmasıdır. Gökalp Türkçülük ve devletçiliğin de kurucularındandır. Gökalp Tanzimat hareketinden beri son en büyük şuur hamlemizdir. Yazık ki onu iyice tanımıyoruz. Birçok değerlerimizi tanımadığımız gibi. ”

İsmail Hakkı Baltacıoğlu (Vakit, 1939)

Sosyal Hizmet Uzmanı Aziz ŞEKER

ZİYA GÖKALP’IN SOSYOLOJİSİ

19. yüzyıl, değişimler ve dönüşümler çağı olduğu gibi yeni teorilerin, farklı bilgi üretim yelpazelerinin renklendiği, geliştiği dönemin de çağıdır. Osmanlının son dönemleriyle Cumhuriyetin ilk yıllarında çoğunluk batıdaki bu değişim ve dönüşüm çabaları, sonuçları anlaşılmaya çalışılmıştır. XIX. yüzyılın, dünyayı sarstığı, kimi yerlerinde sanayi dumanını tüttürdüğü bir yüzyıl olduğu anımsanacak olursa, Türkiye’nin ve Türk sosyolojisinin de bu sarsıntılardan farklı açılardan etkilendiğini göz ardı edemeyiz. Öyleki: Sosyoloji, “Batı’da ortaya çıkışından çok uzun bir süre geçmeden düşünce hayatımızdaki yerini almıştır. Bu yerini alışta Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde karşılaşılan sorunlar ve bu sorunlara çözüm arayışı etkili olmuştur. Dönem içinde dünya ilişkileri çerçevesinde kendisine yeni bir yer, kimlik ve siyaset arayışında olan Osmanlı İmparatorluğu’nda aydınlar, toplum olarak karşılaşılan meseleleri ele alışta sosyolojiye ilgi duymuşlar ve söz konusu sorunlara çözüm yollarını sosyoloji çerçevesinde aramışlardır. ” (Coşkun, 1991: 13) Yine “Ülkemizde, Cumhuriyet’ten önce, 1910’ lara doğru sosyolojik düşüncenin başlatıcıları olarak, gerek yaşadıkları dönemde etki alanı bulmaları bakımından, gerek adlarının günümüze kadar gelmeleri bakımından Ziya Gökalp (1876-1924) ve Prens Sabahattin’i (1879-1948) görüyoruz…

Ziya Gökalp’ın sosyolojik düşüncesi, Comte gibi pozitivist sosyolog olan Durkheim’ın etkisi altında oluşmaya başlamış ve gelişmiştir. Ziya Gökalp, siyasetteki eylemini bir kuramda temellendirmek için, eylemine yaraşan Durkheim’ın sosyolojik kuramını benimsemiştir; ya da bunu fikirlerinin sistemleştirilmesine yarayan bir araç gibi kullanmıştır. ” (Ergun, 1973: 160) Bunun yanı sıra Gökalp “toplumbilime, akademik bir çatı altında meşruiyet ve kurumsallık kazandırmıştır. ” (Kongar, 1996: 33) Ziya Gökalp, “Aslında… belirli bir düşünce sistemini geliştiren düşünür olmaktan öteye, toplumun ihtiyaçlarını inceleyen ve değişen şartlarda yeni çareler arayan bir sosyologdur. Tarih ve kültür anlayışı, halk kavramına yönelişi, toplumsal olguyu ön planda tutuşu bundan ötürüdür. Yirminci yüzyılın en önemli Türk düşünürlerinden biri olarak değerlendirilmesi bu niteliklerinden dolayıdır. ” (Erişirgil, 1984: 5)

Evet kimdir Ziya Gökalp’ı etkileyen sosyolog, onu tanıyalım biraz: Durkheim, Fransız sosyolojisinin kurucusu olarak bilinir. (1858-1917) Toplumsal İşbölümü Üzerine, Sosyoloji Yönteminin Kuralları, İntihar, Din Hayatının İlkel Biçimleri, Eğitim ve Sosyoloji, Felsefe ve Sosyoloji, Ahlak Eğitimi, Sosyalizm, adlı kitaplarının yanı sıra yıllıkları ve çok sayıda makalesi bulunmaktadır. “Durkheim göre, Toplum, çoğu zaman sanıldığı gibi mantıksız veya mantık dışı, ipe sapa gelmeyen bir varlık değildir! ‘Toplumsal gerçeğin temelini toplumsal bilinçte görür; toplumsal olguların şeyler gibi incelenmesini öngören, toplumsal olgunun özelliğini bireyler üzerine dışarıdan baskı yapmasında gören ve sosyolojinin amacının nedensel açıklama yapmak olduğunu söyleyen bir sosyologdur’… ona göre, kollektif bilinç, bilinç hayatının en yüksek biçimidir… Durkheim, bireysel bilinçlerden ve bireysel tasarılardan bağımsız olarak toplumsal bilinç ve toplumsal tasarı diye ayrı bir gerçek kabul eder. ” (Kösemihal, 1989: 179) “Durkheim’daki ‘toplumsal bilinç’ kavramı bu arada, Gökalp’de ‘ulusal bilinç’ kavramına dönüşmektedir. ”(Kongar, 1996: 49)

Ziya Gökalp’ın “aktif fikir hayatının birinci devresi 1909’da İttihat (Birleşme) ve Terakki (Gelişme) Cemiyetinin yapılacak kongresinde Diyarbakır delegesi olarak gittiği Selanik’te Genç Kalemler Dergisinde başlar, ikinci devresi İstanbul’da yeni Mecmua ile devam eder. Gökalp’ın amacı İmparatorluğu içine düştüğü sosyal ve siyasal buhrandan kurtarmaktı. Bunun yolu yeni bir mefkûre ve milliyetçilik şuurunun uyandırılmasıydı. Mefkûre ve milliyetçiliğin kurtuluş yolu olabilmesi için bilimsel temellere dayanması gerekirdi. İşte bu bilimsel dayanak Gökalp’a göre sosyolojiydi. Onda milliyet duygusu ise, Osmanlı İmparatorluğu’nda azınlıkların faaliyetlerinden doğmuştur. Milliyetçilik duygusunun ve azınlıkların faaliyetlerinin izahını en iyi şekilde sosyoloji biliminin prensipleri ve metodolojisi ile yapabileceğine inanmıştı. ” (Celkan, 1991: 184) Fransız etkisindeki Ziya Gökalp, 1914 tarihinden sonra İstanbul Darülfünun’da sosyoloji kürsüsünü kurmuştur… Yine 1915’te aynı yerde bu bölüm İçtimaiyat Dar’ül Mesaisi isimlik ilk sosyoloji enstitüsü olmuştur. 1917’ de İçtimaiyyat Mecmuası isimli dergi sosyoloji yazın hayatına aktarılmıştır. İlk olarak İttihat ve Terakki’nin etkin olduğu kent olan Selanik’te biçimlenen sosyoloji ilmi, bu partinin İstanbul’da iktidara gelmesiyle birlikte bir ölçüde İstanbul’a taşınmıştır… “Sosyolojinin ilk olarak Ziya Gökalp tarafından İttihat ve Terakki Okulu’nda okutulması, dönem içinde belli konuların ele alınıp o konular üzerinde belli görüşlerin sistemli bir şekilde ifade edilmesinin yanında esas olarak dönemin sorunları karşısında önerilen siyaset etrafından meselelere yaklaşım biçiminin bilimsel bir hüviyet içinde sistemleştirilmesi ve kurumsallaştırılması çabası olarak ele alınabilir. ”(Coşkun, 1991: 15) Ziya Gökalp, dönem içinde bir yol göstericidir. Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanan sorunları anlamlandırmaya çalışırken böylelikle sosyolojinin kurumsallaşmasına da katkı sağlamıştır.

Ziya Gökalp’ın fikri hayatında üzerinde en çok durduğu mesele milliyetçilik davası idi. Ona göre, milletler üç devreden geçer: 1. Kavim devresi, 2. Ümmet devresi, 3. Millet devresi. Kavim devrinde esas olan dil ve ırk birliğidir. Ümmet devrinde din başta gelir. Millet devrinde ise, kültür ve medeniyet fikirlerinin uyanması şarttır. O, medeniyetle kültürün farkını şöyle anlatır: “Medeniyet milletlerarası bir şey olduğu halde hars, “kültür” millidir. Medeniyet bir milletten başka bir millete geçe bilir. Fakat kültür geçemez. Bir millet medeniyet değiştirebilir, fakat kültür değiştiremez. Medeniyet, iktisat, hukuk… fikirlerin mecmuudur. Kültür ise dini, bedii “estetik” ahlâk duygularının mecmuudur. ” “Gökalp, milliyetçiliği izah ederken, Türk tarihinden, sosyolojisinden ve folklorundan faydalanır. Tarihin milli terbiyedeki büyük rolüne inanmakla beraber geçmişe bağlılığı ve ırkçılığı reddeder. Gökalp, bir taraftan bu milli davanın ilmi izahlarını yaparken, diğer cihetten medeniyet alanında da modernleşmek lüzumunu o zamanlarda neşrettiği İslam ve İçtimaiyat dergilerinde yazmıştır. ”(Göksel, 1952: 10-11) “Ona göre tarih, sosyolojik ve objektif bir metotla incelenmelidir. Milli tarihimiz yazılırken ta ilk kaynaklarından, Kay’ı aşiretinden değil, ta Orta Asya’daki ilk imparatorluklardan işe başlamanın lüzumuna müdafaa ederdi…türlü türlü konuları yazarken, daima milli terbiyenin gerçekleşmesini göz önünde tuttuğu görülür. ” (Göksel, 1952:13-14)

“… Türkçü akımın önde gelen düşünürü Ziya Gökalp, ‘Medeniyet tek ve bütündür, bu da Batı medeniyetidir’ o halde Türkçüler Batı medeniyetinden vazgeçemezler. Batının bilim ve tekniği, araştırma yöntemleri en önde gelen iktibas unsurlarını teşkil ediyordu. Gökalp’ın hars adını verdiği bir toplumun manevi kültür yaratımları-maddi kültürden farklı bulunması nedeniyle-iktibas edilemezdi. O bir insanın yüzündeki “ben” gibi kazınamazdı. Bir milletin zihniyeti ve yaşantısı idi. Bu da kültürün milli özelliğini, medeniyetin ise milletler arası niteliğini ortaya koyuyordu: Gökalp’ın bu tezi bir çeşit kültüroloji hareketini yansıtıyordu. Kültür ve medeniyet ikiliğiyle Gökalp, bir yanda Batıyla bütünleşmeyi önerirken öte yanda “ümmetten-millete” geçisin ip uçlarını oluşturuyordu. “Gökalp’ın sosyoloji sisteminin orijinal bir yanını teşkil eden kültür medeniyet düalizmi olup, onun düşünce sistemi ve mefkûresi bütünüyle bu iki kavram üzerinde temellenmiştir denebilir. Kültür medeniyet ayrımı Gökalp’ı Durkheim’dan ayıran noktalardan biridir. Zira Durkheim’ da böyle bir ayrım yoktur… Kısaca, Medeniyet ona göre bütün milletlerin müştereken yarattıkları ve akıl mahsulü ürünlerin, kültür ise milletlerin kendi başına yarattıkları ve vicdanlarının mahsulü ürünlerin toplamıdır. ” (Celkan, 1991: 190)

Sosyolojinin öznesi toplumsaldır; toplumsal bütündür, toplumsal gerçektir. Toplumun, esenliği yönünde yapılandırılmasını amaç edinir. Bu nedenle sosyoloji insanlık varolduğu sürece önemini koruyacak bir ihtiyaçtır. Ki 19. yüzyılın genç çocuğudur o. Ülkemizde de bir ihtiyaç olarak hissedilmiş olacaktır ki bir uygulama sahası bulmuştur kendisine ve Türkiye’de sosyal bilimlerin bir düşünce olarak benimsenmesini de kolaylaştırmıştır.

“…onun sosyolojide kendine has ve orijinal hiçbir çalışması ve buluşu yoktur… Gökalp bir ideologdur; O, Durkheim’ın alelâde bir müterciminden başka bir şey olamaz”

Peyami Safa

“Ziya Gökalp, döneminin en güçlü sosyal bilimcisi E. Durkheim’dan esinlenmesi bir rastlantı sayılamaz. Durkheim’da, tıpkı Gökalp gibi bunalımlı bir yaşantısı olan Fransız toplumunun yeniden onarımı için yöntem ve teknikler geliştirmek suretiyle araştırmalar yürütüyordu. 1897’ de yayınlanan İntihar bu tür bir yaklaşımın örneği idi. Durkheim’ci yöntem, teknik ve kurallar geniş çapta Gökalp aracılığı ile Türk sosyolojisinde önemli uygulamalara sahne olmuştur. Doğu da Kürt aşiretleri üzerinde yürütülen etnografik araştırmalar ile Elcezire aşiretlerinin incelenmesi tamamıyla Durkheim’ın yöntem ve tekniklerini yansıtır… Gökalp sosyolojisinin ikinci önemli deneme alanı Türk Medeniyeti Tarihidir. Yine Durkheim’dan esinlenerek eski Türklerde göçebelik ve töreler, dinin rolü, mana, totemizm, sosyal tabakalaşma, Şamanizm, büyü, efsane, toy ve yağma, potlaç gelenekleri, aile yapısı ve çeşitli gibi çok yönlü konuları ele almak suretiyle sosyolojimize zengin malzemeler kazandırmıştır. Gökalp, etnoloji, folklor ve etnografya alanında da bugün kalıcı nitelikte yol gösterici uygulamalı araştırmalar yapmıştır. Bunların hepsi Türk antropolojisi için paha biçilmez değerdedir. Cumhuriyet döneminde Türk Ocakları ve Halk Evleri’nin kültürel faaliyetlerinde uygulama alanı bulmuştur. Yöntemler üzerine: Tarih ve Etnoloji, Folklor, Masallar, Tandırnameler adlı incelemeleri Türk antropolojisinin gelişim çağına ait denemeleri kapsar. . . antropoloji ve sosyoloji çalışmaları böylece iç içe gelişmiştir. (Türkdoğan, 1991: 126-127) Kuşkusuz bu çalışmalarda Gökalp’ın milli dilin, milli edebiyatın, milli ekonominin, milli hukukun araştırılmasına dönük bakış açısını da görüyoruz. “Türkiye’de ilk vaka’lara dönük topluma ait yazıyı Ziya Gökalp’ta görüyoruz. Tamamen Durkheim’ın etkisindedir. Gene de Diyarbakır civarı için ve genellikle Türkiye için tefsirlerine temel olacak verileri toplamış, bir sosyal vakıadan bahsetmiştir. Sonraları onun da yazıları politik ideolojiye kaymışsa da başlattığı bu Durkheimci ve verilere dayanan ele alış tarzı üniversitelerimize ilk defa sosyolojiyi sokmuştur… Sosyoloji, Gökalp’ın şekillendirdiği ideoloji tarzında bir cins doğma halinde liselerimize ve genel kitaplarımıza girmiş ve bugüne kadar gelmiştir. Şerefi Gökalp’ın, günahı doğma haline getirenlerindir denebilir. ” (Kıray, 1999: 18) “Gökalp’ın sosyoloji metodu, sosyal bilimlerin araştırma tekniklerini kullanan, fakat kendi orijinalliği içerisinde evrimci bir zihniyetle kendi toplumunun gelişimini incelemeye yönelik bir metoddur… Gökalp toplumların önce genel doğrultuda aşiret, kavim, ümmet merhalelerinden geçtiklerini, en sonra da millet olduklarını kabul eder… Gökalp’ın bilhassa millet sınıflaması ilgi çekicidir. Milletleri önce Teokratik, Teşriî, Harsi ve İstiklâlini kaybetmiş milletler diye dört guruba ayırır. Teokratik milletler köy esasına dayanırlar. Teşriî milletlerde şehirler, derebeylerin hakimiyetinden kurtulmuş, hükümdar yasama ve yürütme yetkilerini üzerine almış, hükümet ilahi hukuka değil milli hakimiyet yani siyasal kamuoyu esasına dayanmıştır. Harsî milletlerde ise dini ve siyasi otorite ile birlikte kültürel otorite de mevcuttu. ” (Celkan, 1991: 188-189)

“Gökalp, toplumbilimin varlığını toplumsal olaylar arasındaki determinist ilişkiye bağlıyor. Böylece, bir bilim dalının, bir disiplinin, var olma gerekçesini nedenselliği de aşan bir biçimde, gerekircilikte arıyor. ” (Kongar, 1996: 41. )

Ne var ki Gökalp yaşamının bir döneminde Malta sürgünüdür. İngilizler 1919 da İstanbul’u işgal edince sürgün gerçekleşmiş olur. Sürgün hayatından sonra Diyarbakır’a yerleşmeye karar veren Gökalp, etkinliklerini burada da sürdürür. ‘Türk Töresi ve Türkçülüğün Esasları’nı yayınlar. 1923’te milletvekili seçilerek Diyarbakır’dan Parlamentoya gider. . . ikinci meclisin görevi Anayasayı yapmakla ilgilidir çoğunluk. Ziya Gökalp, fikir hürriyetine dönük çalışmalarıyla özellikle de laikliğe giden yolda yapılması gerekenlerle ilgili olarak önemli kararlar alınmasını sağlar. Anayasa Encümeninde çalıştığı yıllarda, halkçılık, milliyetçilik, lâyiklik ve garpçılık prensiplerini devlet siyasetine, kanunlarına ve sosyal hayatına mal eder. Kurtuluş savaşını veren kadronun yanında yer alır, yazılar yazar, kitaplar basar. Kısaca “Ziya Gökalp İttihat ve Terakki Cemiyetinin ideologu olarak kalmamış, yeni kurulan devlette de etkisini sürdürmüştür. Atatürk, Ziya Gökalp’ı fikir babası olarak değerlendirmektedir. Günümüze geldiğimiz zaman, başta Ziya Gökalp’ın sorduğu sorular olmak üzere, sorulmuş soruların hâlâ geçerliliğini koruduğunu görmekteyiz. Toplumumuzun kimliğini açıklamada, temel özelliklerini belirlemede başvurduğumuz sosyolojinin ileri sürdüğü açıklama biçimleri hâlâ tartışma konusu olmaktadır”(Tuna, 1991: 32-33)

“Bir imparatorluk yıkılmış ve aynı koşullar içinde yeni bir devlet kurulmuştur. Bu sebeple yeni kimlik öncelikle bir Osmanlı eleştirisi üzerine oturtulmak istenmiştir. Burada Ziya Gökalp sosyolojisinin katkıları önem kazanmaktadır. Gökalp, Osmanlı-Türk ayrımını gündeme getirerek Türkler ’in Osmanlı’dan ayrı ve farklı bir unsur olduğunu öne sürecektir. Ve böylece yeni kimlik Türklük (Anadolu Türklüğü) üzerine temellenecektir” (Tüfekçioğlu, 1991: 141) Gökalp ’in Türkçülüğü “Vatan” isimli şiirinde daha bir imgeselleşir; “Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur, Köylü anlar mânâsını namazdaki duanın, Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur ’an okunur. Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda ’nın, Ey Türk oğlu, işte senin burasıdır vatanın. ” “Gökalp, Batı’dan tamamen farklı yapıya sahip, feodal ve kapitalist toplum düzenlerinden geçmemiş Türk toplumunun evrimini incelemekte, millet olabilmenin şuuruna erişmeye gayret eden kendi toplumunun öz kültürünü teşhis etmeye ve siyasal dağınıklıktan kurtulma çabalarına yön vermeye, milli mefkûreyi bir program çerçevesinde sistemleştirmeye çalışmaktaydı… Gökalp’ın sosyoloji sisteminde günümüz modern sosyolojinin temel problemlerine ilişkin açıklamalarını ve tekliflerini de görüyoruz. Sosyal aksiyondan sosyal teşkilâtlanma ve sosyal değişmeye kadar, sosyal statik ve sosyal dinamiği ilgilendiren sosyal çözülme, yabancılaşma, sosyal sapma, kültürel gecikme, kültürel asimilâsyon gibi problemlerin hepsi doğrudan veya dolaylı olarak tetkik edilmiştir. ” (Celkan, 1991: 193)

Atatürk dönemini etkisi altına alan Ziya Gökalp, Cumhuriyetin ilk kadrolarının milli nitelikler almasının yanı sıra pozitivist ve dayanışmacı özellikler taşımasına da yardımcı olmuştur. “Türk Ulusunun ‘mefkûresi’sini, yani ulusal bilincini, köken olarak halk ’da, simge olarak da Atatürk ’de görüyordu. Bütün bu verilerin ışığı altında Gökalp ’ın Türk toplumunu yeni bir ulusal bilinç altında Batı uygarlığı içinde kendi kültürünü koruyarak birleştirmek için çaba harcadığını görüyoruz. ” (Kongar, 1996: 59) “Gökalp, hemen hemen bütün sistemini, ulusal bilincin yaratılmasına adamış, bunun için de ‘mefkûre’ dediği ‘ideal’ ya da ‘ülkü’ kavramının geliştirilmesi için özel bir çaba harcamıştır. Mefkûre’nin günümüzdeki anlamıyla ‘ideoloji’ olduğu açıktır…” (Kongar, 1996: 60) “Milli mefkûreden mahrumiyet, Türkleri milli iktisadiyattan mahrum ettiği gibi, lisanın sadeleşmesine, güzel sanatlarda milli üslûpların tekevvün etmesine de mâni olur. Bunlardan başka, milli bir mefkûre olmadığı için, şimdiye kadar Türk ahlâkı da ferdi ve ailevi bir şekilde kaldı, tesanüt, hamyiet ve fedakârlık hisleri aile, köy ve kasaba muhitlerini aşamadı…yani bugün Türk milleti, Ural-Altay ailesine, İslâm ümmetine, Avrupa beynelmileliyetine mensup bir cemiyetten ibarettir. ”(Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak 1918: 27-30) Yine mefkûreye ilişkin bir söylemine de Küçük Mecmua’da (5 Haziran 1922) çıkan Refah mı, Saadet mi? İsimli çalışmasında rastlıyoruz: “İnsanlar arasında mefkûre çoğaldıkça intihar azalır, mefkûre azaldıkça intihar çoğalır. ” O halde insanları mesud eden, maddi ihtiyaçların tatmin olunması değil, mefkûrelerin tatmin ve tebcil edilmesidir. İnsanları bedbaht edip intihara sevk eden de mefkûresizliktir. ”

Ziya Gökalp ’ın sosyolojisinin belki de önemi Türk düşünsel yaşamında; felsefe, eğitim, siyasetle gösterdiği ilişkide yatmaktadır. “Gökalp’ın gerek toplumsal yapı gerekse toplumsal evrim kavramları, ekonomik öğelerden çok siyasal öğelere dayalıdır. Yıkılan bir imparatorluğun bir düşünürü için de bu tutum oldukça olağan karşılanmalıdır. ” (Kongar, 1996: 51)

Ön ve kısa bir değerlendirmeyle şunu söyleyebiliriz: Türkiye’de sosyolojinin kurumsallaşmasında sosyolojik düşüncenin gelişme çizgisine baktığımızda Ziya Gökalp’ın önemli bir yeri olduğunu görürüz.

Mefkûre

Bir peri kızıdır ki görünmez göze,

Onunla yaşarım daim öz öze. . .

Ben sükût edince o başlar söze;

Ruhumun onunla izdivacı var.

Ben âşık bir kalbim, cananım odur.

Ben hasta bir ruhum, dermanım odur;

Elinde gönlümün öz ilacı var.

Demeyin mevcut değil, hayaldir,

Vücut metin değil, beence maaldir.

Ziya GÖKALP / Malta

VE ELEŞTİREL YÖNLERİYLE KÜLTÜR:

Cemil Meriç, O bir entelektüel, aydın, doğu ve batıyı tanıyan bir irfan abidesi. . . diyor ki; “Gerçekten de kültür, batının düşünce sefaletini belgeleyen kelimelerden biri: kaypak, karanlık, samimiyetsiz. Tarımdan idmana, balıkçılıktan medeniyete kadar akla gelen ve gelmeyen düzinelerce mana, kelime değil, bukalemun. ” (Meriç, 1986: 9) Yine Cemil Meriç Umrandan Uygarlığa isimli kitabında kültürle ilgili yapılan şöyle bir değerlendirmeyi yansıtıyor, “Amerikalı iki yazar kültürün 160 tarifini bulmuş: kimi tarihi, kimi normatif, kimi psikolojik, kimi yapısal, kimi jenetik. . . ” (Meriç, 1979: 100) Evet, kültür bir “yaşayış tarzı” bir sosyal ilişkiler bütünü, ekonomik ilişkilerle temellen dirilebilecek bir olgu. “. . . kültürü bir manevi gerçek-bir ruhsal gerçek olarak algılıyoruz. Kültürü bir manevi iklim-bir ruhsal iklim olarak düşünüyoruz” (Ergun, 1991: 32) “Yani öğrenilmiş bir manevi gerçek, öğrenilmiş bir ruhsal iklim. Fakat, bu manevi gerçek, bu ruhsal iklim maddi gelişme içindedir: maddi gelişmeyle iç içedir; yani medeniyet içindedir, medeniyetle iç içedir. Medeniyet ve kültür bir aradadır, iç içedir. Bu bakımdan, kültürü, maddi kültür ve manevi kültür olarak ikiye ayırmanın, tamamen yanlış bir düşünce işlemi, tamamen yanlış bir yöntem bilimsel işlem olduğunu vurgulamak isteriz. ” (Ergun, 1991: 33) Yöntemin amacı ise kuşkusuz nesnel gerçeği yansıtabilmekle ilişkilidir.

“Yapılması gereken, sorunu tutarlı bir yöntemle ele almaktır. Türk kültürünün kökenlerinin araştırılması, ancak bir dünya görüşü içeren bir temellendirmeye varılması amacını taşıdığı sürece, anlam kazanır. Bu yapılmadıkça, kökenlerin Osmanlı ya da Anadolu kültürü yapılarına dayandırılmasının kurucu bir işlevi olamaz. Demek ki sorun, Türk kültürünün kökenlerinin saptanması gibi, bir başına ele alınacak basit ve tarihsel bir sorun olmaktan çok, bir temellendirme sorunu olarak çıkıyor karşımıza. Bir temellendirme ise, geçmişte var olan bir kültürün bulgulanması, aydınlığa çıkarılması anlamında edilgin değil, geçmişte varolan kültürlerden yararlanarak ortaya bir yapı çıkarmak anlamında etkin bir uğraştır. Bunun için de, önce içinde yaşadığımız toplumu, bu toplumun yapısal özelliklerini dikkate almak, bunların geçmiş kültürlerle olan köklü ve derin yapıdaki bağıntılarını ortaya koymak gerekir: Ulusal kültürü temellendirmek için tutulacak yol, dün’den bugün’e gelmek değil, tam tersine, bugün’den dün’e gitmektir. ” (Yavuz, 1987: 16) Türk kültürü denildiğinde, Türk kavminin tarih sahnesine çıkışından başlayarak günümüze de süregelen ve Türklerin yerleştikleri, yaşadıkları, bugün de yaşamakta oldukları yerlerde yarattıkları, bugün de etkinliğini sürdüren kültür anlaşılmaktadır. ” (Turan, 1990: 41)

“Ne yalanlarda var, ne hakikatte

Gözünü yumdukça gördüğüm nakış.

Boşuna gezmişim, yok tabiatta,

İçimdeki kadar iniş ve çıkış. ”

Necip Fazıl Kısakürek

Gökalp kültürü; milli kültürü ele alışta şöyle bir ifade yolu çiziyor: “Milli kültürle medeniyet arasındaki birleşme noktası, ikisinin de, bütün sosyal hayatları içine almasıdır. Sosyal hayatlar şunlardır: Dini hayat, ahlâki hayat, hukuki hayat, rasyonel hayat, iktisadi hayat, lisani hayat, fenni hayat, bu sekiz türlü hayatın bütününe milli kültür adı verildiği gibi, medeniyette denilir. Ayrılık noktası ise şunlardır: Kültür milli olduğu halde, medeniyet milletler arasıdır. Kültür yalnız bir milletin dini, ahlâki, hukuki, akli, estetik, lisani, iktisadi ve fenni hayatlarının ahenkli bir bütünüdür. Medeniyet ise, aynı medeniyet dairesine giren birçok milletlerin sosyal hayatlarının ortak bir toplamıdır. Medeniyet usûl vasıtasıyla ve ferdi iradelerle vücûda gelmiştir. Yani sunî değildir. Milli kültür ile medeniyeti birbirinden ayıran, milli kültürün özellikle bilgilerden mürekkep olmasıdır. Her kavmin önce yalnız milli kültürü vardır. Bu kavim kültür bakımından yükseldikçe siyasetçe de yükselerek, bir devlet vücüda getirir. Kültürün yükselmesinden medeniyet doğmaya başlar. Medeniyet başlangıçta milli kültürden doğduğu halde, sonradan komşu milletlerin medeniyetinden birçok kurumlar alır. . . medeniyete girmeden önce milli kültürümüzü arayıp bularak ortaya çıkarmamız gerekir. ” “Gökalp’ın en zayıf kaldığı konu ‘hars’ ve ‘medeniyet’ ayırımıdır. Bilindiği gibi, gerek kültür, gerekse uygarlık, belli maddi araçlardan ve manevi değerlerden oluşur. Maddi araçlarla, manevi değerler arasında da çok yoğun bir etkileşim vardır. Bir toplumun maddi araçlarının ve manevi değerlerinin toplamı o toplumun kültürünü ya da uygarlığını oluşturur… Maddi ve manevi öğeler, mutlaka birlikte etkileşime gireceklerdir. Bir başka deyişle, bir toplum bir başka toplumdan yalnızca ‘din’ ya da yalnızca ‘teknik’ alamaz. Etkileşim başlayınca, bu, günlük yaşamın tüm alanlarını kapsar. Yeni toplumlarla temasa gelen toplumların, o andaki teknoloji-ideoloji dengesi (ya da dengesizliği) mutlaka bozulur. Başka bir noktada, denge ya da dengesizlik durumuna ulaşır. Gökalp’ın batı uygarlığının bilimini, tekniğini, aklını alıp, öteki hars alanlarını ulusal kültürün özgün öğeleriyle doldurma önerisi olanaklı değildir. Olanaklı olan, tüm yaşam alanlarında etkileşimin gerçekleştirilmesi ve böylece yeni bireşimlere varılmasıdır. ” (Kongar, 1996: 65-66)

Gökalp, yazı dili ve konuşma dili içinde lisani Türkçülüğün umdeleri altında şunları ifade eder: “Milli lisanımızı vücuda getirmek için, Osmanlı lisanını hiç yokmuş gibi bir tarafa atarak, halk edebiyatına temel vazifesi gören Türk dilini ayniyle kabul edip İstanbul halkının ve bilhassa İstanbul hanımlarının konuştukları gibi yazmak yani İstanbul Türkçe’siyle…Halk lisanında Türkçe müteradifi bulunan Arabi ve Farisi kelimeleri atmak, tamamıyla müteradif olmayıp küçük bir nüansa malik olanları lisanımızda muhafaza etmek…Arapça ve acemce kelimelerin tahrif olunmuş şekillerini Türkçe addetmek ve imlalarını da yeni telafûzlarına uydurmak… yerlerine yeni kelimeler kaim olduğu için, mütehase haline gelen eski Türkçe kelimeleri diriltmeğe çalışmamak. ”

Dini Türkçülük ile ilgili görüşleri, “din kitaplarının ve hutbelerle vaazların Türkçe olması demektir” İktisadi Türkçülükte, “Türk harsına en uygun olan sistem solidarizm yani tesanütçülüktür. Ferdi mülkiyet, içtimai tesanüte hâdim bulunmak şartıyla meşrudur. ”

“Ziya Gökalp, kültür ilişkilerinin yarattığı toplumsal süreçleri incelemek istemiş ve belirli bir ulusun yaşantısında bilimin bu iş de ne dereceye kadar rehber olabileceğini göstermeğe çalışmak istemiştir. Ziya Gökalp, kendi amacı için eski Türk toplumuna, Durkheim ilkel toplumlara başvurmuştur. Gökalp’in sosyolojisinin ekseni ulus ve terakki konusu; Durkheim’ın sosyolojisinin ekseni ahlâk ve düzen konusu olmuştur. ” (Ergun, 1973: 160) Bir konuşmasında Gökalp, “milli vicdanın gelişim yönünü de ilmi biçimde sosyoloji metoduyla yapılan incelemelerden ve karşılaştırmalı sosyolojinin ortaya koyduğu gerçeklerden öğrenebiliriz” diyor.

“Gökalp uygarlığı daha çok kurumlara, kültürü ise daha çok değerlere bağladığı ortaya çıkar. Hiç kuşkusuz bu ayrım, bize Weber’in ‘kültürel yapı’, ‘sosyal yapı’ ayırımını anımsatmaktadır. ” (Kongar, 1996: 54)

“Tarihsel veriler, tarihsel gereçler olmadan hiçbir toplum anlaşılamaz, açıklanamaz. Bir toplumun görüntüsü kendi tarihiyle bezenmiştir; “Tarihsel özgüllük ilkesi” bu anlamda kullanılmaktadır” (Ergun, 1973: 22) “Kültür olgusunun en ilgi çekici yanı devamlılığıdır; devamlılık, tekrara düşmekten kurtularak gelişen yeni şartlara gösterilen uyumla sağlanabilir. ” (Sarıtaş, 1991: 72) İşte tarihsel özgüllük ilkesi de kültürel bir sürekliliğin devamı için üzerinde ısrarla durulması gerek bir konudur. Devamlılık olmadığı içindir ki, “Türkiye’de sosyolojinin felsefi geleneği yoktur. ” (C. Tanyol)

“Gökalp, kalanlardan itibaren toplumların önce (kabile, kavim) sonra (ümmet) ve imparatorlukların yıkılmasından sonra da (millet) aşamalarından meydana gelen bir evrim geçirdiklerinden söz ediyor, Durkheim’ı da kullanarak bu evrimin en ucunda ve sonunda, “millet” ve “milliyetçiliği” görüyordu. Bu tasavvuru formülleştirmek artık Gökalp için kolaydı. Birinci devreye tekabül edecek kavramı Gökalp “Türkçülük”, ikinci devreye tekabül edecek kavramı “İslamcılık” olarak projelendiriyor ve üçüncü devreye de “milliyetçiliği” koyarak, “Türk milletindenim”, “İslam ümmetindenim”, “Batı medeniyetindenim” formülünü kuruyordu. “Milliyetçiliği” böylece, “Batıcılık” la özdeşleştiriyordu. Türk ve İslâm a tekabül eden devreyi manevi olarak hars (kültür), “Milliyet ve Batıya” tekabül eden devreyi yani evrimin son halkasını da, maddi olarak “medeniyet” kavramıyla nitelendiriyordu. . . ” (Değirmencioğlu, 1991: 138) “Bilindiği gibi, gerek kültür, gerekse uygarlık, belli maddi araçlardan ve manevi değerlerden oluşur. Maddi araçlarla, manevi değerler arasında da çok yoğun bir etkileşim vardır. Bir toplumun maddi araçlarının ve manevi değerlerinin toplamı o toplumun kültürünü ya da uygarlığını oluşturur. ” (Kongar, 1996: 65)

Ve sonuç olarak Emre Kongar ’ın da ifade ettiği gibi, “Gökalp’ı bir siyaset adamı gibi, siyasal düşüncelerinden dolayı eleştirmek pek doğru değildir. Onu, toplumbilime yaptığı katkılar açısından görmek, toplumsal gerçeğe daha uygun düşer kanısındayım. ” (Kongar, 1996: 69)



KAYNAKLAR

Ali Nüzhet Göksel-Ziya Gökalp (Hayatı, Sanatı, Eserleri) –İstanbul–Varlık Yayınevi-1952

Cemil Meriç-Kültürden İrfana-İstanbul-İnsan Yay-1986.

Cemil Meriç-Umrandan Uygarlığa-İstanbul-Ötüken Yay-1979-3. Baskı.

Doğan Ergun-Türk Bireyi Kuramına Giriş-İstanbul-Gerçek yay-1991-1. Baskı.

Doğan Ergun-Sosyoloji Ve Tarih-İstanbul-Yar yay-1973-1. Baskı.

Doğan Ergun-100 Soruda Sosyoloji El Kitabı-İstanbul-Gerçek yay-1993-6. Baskı.

Emre Kongar-Türk Toplumbilimcileri-İstanbul-Remzi Kitabevi-1996-3. Baskı.

Erişirgil Emin Mehmet-Bir Fikir Adamının Romanı Ziya Gökalp-İstanbul-Remzi Kitabevi-1984-2. Baskı

Hayati Tüfekçioğlu-75. Yılında Türkiye’de Sosyoloji-Ankara-Bağlam Yay. 1991-1 Baskı.

Hilmi Yavuz-Kültür Üzerine-İstanbul-Bağlam Yayınları-1987

Hikmet Y. Celkan-75. Yılında Türkiye’de Sosyoloji-Ankara-Bağlam yay. 1991-1. Baskı.

İsmail Coşkun-75. Yılında Türkiye’de Sosyoloji-Ankara-Bağlam Yay-1991-1. Baskı.

Korkut Tuna-75. yılında Türkiye’de Sosyoloji-Ankara-Bağlam Yay. 1991-1. Baskı.

Kösemihal Şazi Nurettin-Sosyoloji Tarihi-İstanbul-Remzi Yayınları. 1989-4. Baskı.

Mehmet Değirmencioğlu-Sosyoloji Konuşmaları-Ankara-Ecem Yay-1991

Mehmet Sarıtaş-Soyoloji Konuşmaları-Ankara-Ecem Yay-1991

Mübeccel B. Kıray-Toplumsal Yapı ve Toplumsal Değişme-İstanbul-Bağlam yay-1999 1. Baskı.

Orhan Türkdoğan-75. Yılında Türkiye’de Sosyoloji-Ankara-Bağlam Yay-1991-1. Baskı.

Şerafettin Turan-Türk Kültür Tarihi-Ankara-Bilgi Yay-1990.