GEİST İN YOLCULUĞU
GEİST İN YOLCULUĞU
Yaşadığımız yüzyılda insanlık bilimde görülmemiş bir mesafe katetmiş olmasına rağmen hâla varoluşunun sırrını çözememiştir. Baskıcı aile ve toplum yapılarında bireyler varoluş nedenlerini araştırırken atalarının inançlarına inanırlar ve yaşlandıkça doğadaki bütün olguları kendi inançlarının bir ispatı olarak kabul etmeye başlarlar. Özgür yetişen ve özgür düşünmeyi başarabilen bireyler içinse, nasıl olup da var olduğumuz sorusu atalarımıza inanmak bir yana onlara sorulabilecek bir soru bile değildir (çünkü onların gerçekten var olup olmadıkları şüphelidir). Birey varoluş sorgusunu yaparken evrende yalnız olduğunu kabul etmek zorundadır; bu ise çok ağır bir sorumluluk olduğundan; insanlar kendi inançlarının ana kaynağına yapılan küçük bir eleştiriye bile tahammül edemezler. Bu sanal dergideki ilk yazımı evreni yalnız başına sorgulayan iki filozofun (Hegel ve M.Arabi) düşüncelerine ayırdım.
Varlık “mutlak tin” in (Geist, İdea, Akıl, Ruh) belirli bir amaca doÄŸru ilerlemesidir. Bu ise; tinin (can, ruh) kendini açması, kendini gerçekleÅŸtirmesidir. Hegel’in sözünü ettiÄŸi varlığın temel ilkesi olan “tin”in amacı, kendi kendisinin bilincine varmak ve böylece de özgürlüğüne ulaÅŸmaktır. Hegel ‘e göre ilkin “mutlak tin” vardır: tin bu haliyle bir olanaklar varlığıydı. Daha sonra, bir var olan ve kendi dışında bir varlık olarak ortaya çıkmıştır. bu ise kendine yabancılaÅŸarak doÄŸaya dönüşmesidir. Demek ki mutlak tin, kendini doÄŸa olarak gerçekleÅŸtirmiÅŸtir. Böylece, baÅŸlangıçta kendi başına var olan, yabancı bir ÅŸey olmuÅŸ, kendine yabancılaÅŸmıştır. kendi özüne aykırı bir duruma düşmüştür. Geist (gayst) bu çeliÅŸik durumdan, diyalektik sürecin üçüncü aÅŸamasında, kültürde kurtulur. Burada tin, yeniden kendini bulur ve özgürlüğüne kavuÅŸur. Artık tin, bilinç, akıl anlamını kazanır. Hegel, oluÅŸ gösteren ben bilincinin yolunun diyalektik türden olduÄŸunu göstermek ister. Buna göre o aÅŸk ve hayat olaylarında görünür kılındığı üzere, üç safhada cereyan eder: “Geist’ ın geliÅŸimi kendi içinden dışarıya çıkmasıdır, açımlanmasıdır ve aynı zamanda kendine dönmesidir”. Ben bilincinin ilk safhası içinde Geist’ın aynı zamanda düş gördüğü bir durumdur. İnsan daha kendini açıkça bilmemektedir. Bu, örneÄŸin ufak-çocuÄŸun ben bilincinde kendini açığa vurur. Onun var oluÅŸuna dair malik olduÄŸu bulanık bir duygudan baÅŸka bir biliÅŸi yoktur. İşte burada varlığın bu basit duygusu diyalektik ÅŸemadaki teze uyar, ama gerçekten kendi kendinin bilincinde olması için insan, düş gören ruh durumundan uyanmalıdır. Bu, ikinci safhada olup biter. O kendi kendine dikkat eder, kendini keÅŸfetmeye baÅŸlar. Artık HeÄŸel’in gördüğü ÅŸey yabancı imiÅŸ gibi gelir. O aynı zamanda kendini görmesi yüzünden yadırgar, ÅŸaşırır ve şöyle sorar: ” Ben bu muyum?” Buna göre kendini görmede ben’de bir yabancılaÅŸma cerayan eder. O, gören ben’e ve görülen ben’e bölünür. Bu kendi kendinden yabancılaÅŸma antitez safhasıdır; ama onda insan daha reel olan ve kemale ermiÅŸ ben bilincine ulaÅŸmamıştır; çünkü bunun için insanın ÅŸunu keÅŸfetmesi gerekmektedir: Benim kendimi görüşümde keÅŸfettiÄŸim ÅŸey bizzat ben, gören ve görülen olarak aynı bendir. Böylece Hegel’in dediÄŸi gibi, o kendi kendiyle yabancılaÅŸma safhasından kendi kendine geri döner. kendi kendiyle barışır. bu ben bilincinin içindeki sentez momentidir. Bu teemmüllerin sonucu, İnsan Geist’ının ben bilinci oluÅŸudur; ama ben bilinci oluÅŸ halindeki ben bilincidir ve bu sıfatla diyalektiktir. Hegel, Tanrının kemale eren ‘Ben’ bilincine doÄŸru muazzam gidiÅŸini izah etmeye baÅŸlar. İlkin Tanrı kendi kendini arama yoluna çıkar. O kendiyle yabancılaÅŸmayı, ikinci safhayı üzerine almak zorundadır; kendi kendini dışa vurmaÄŸa mecburdur. kendi kendine bakar ve aynı zamanda bakan ve bakılana bölünür ve onları yabancı görür. Hegel, ÅŸu büyük çaptaki tezi ileri sürmektedir: Bu kendi içinde parçalanan tanrılık gözlerimizin önünde dünya olarak duran ÅŸeyden baÅŸkası deÄŸildir. Tanrılığın kendi kendine yabancılaÅŸması onun dünya olmasıdır, ama bu, ÅŸu demektir: Hegel artık toplu realiteyi Tanrının, mutlak Geist’ın görüş açısından hareket ederek kavramaÄŸa iliÅŸkin o muazzam ödeve geçmektedir. Onun felsefesi aynı zamanda Tanrının bakış açısına sokmaktadır kendini: Hegel bizzat dünya ruhu olmaktadır. Hegel’in tekrar tekrar denediÄŸi gibi dünyayı tanrılıktan hareket ederek kavramaya sımsıkı sarılırsak bu takdirde sonunda ÅŸunu görürüz: Tanrının dünya haline geliÅŸi mücadele ve muhalafetle, zaman zaman zaferlerle ve sayısız yenilgilerle olup biter. Kendi kendini bulmayı Tanrı, sadece kısmen baÅŸarır. Geriye kalan mahvoluÅŸtur.
İslam mutasavvıfı Muhyiddin Arabi ise Geist in yolculuÄŸunu, fena (Tanrıda yok olma) kavramıyla açıklamaktadır. Aynen Hegel gibi anlatmaktadır [Hegel moniddir (Tek varlık), Arabi vahdeti-vucudcudur (bütüncü)] tek fark Hegel’in tez, sentez, antitez üçlemesi yerine Arabinin Geist’in sürecini ve Tanrıyı daha geniÅŸ bir alana yaymasıdır. Arabiye göre süreç şöyledir.
Önce bireyde mümkün varlıkların sahip olduÄŸu sıfat ve vasıfların yok olur. Bununla ibnu’l Arabi, sufinin böyle bir halde sözü edilen mümkün varlığa ait sıfat ve vasıfların gerçekte Tanrıya ait olduÄŸunu idrak etmesini anlar ” iÅŸitme, görme ve insani sıfatların bütün hakikatleri sadece Tanrıya aittir. “Tanrı sende senin gözünle kendisini görür ve böylece gerçekte kendisini görmüş olur (kendine yabancılaÅŸma)”. İlerleyen aÅŸamalarda Tanrının bütün sıfatların ve onlar arasındaki münasebetlerin, yani Tanrının filozofların dediÄŸi gibi, alemin “sebebi” olmaktan çok “hüviyeti” olarak temaÅŸasının yok olması gerçekleÅŸir. Sufi o zaman alemi bir sebebin eseri deÄŸil ” zuhur halindeki bir hakikat olarak” görür. SebepliliÄŸin, yaratan, Müdebbir, Vahib vb. gibi ilahi adların anlamsızlığını idrak eder. Bu son merhale İbnu’l-Arabi gibi Vahdet-i vücudcu bir sufinin bütün tasavvuf çaba ve gayretlerinin son hedefidir. Her ÅŸeyin asli birliÄŸinin tam bir ÅŸekilde idrakidir. Sadece bu, onun bütün tasavvuf felsefesini özetler. İbnu’l-Arabi’nin tasavvufun son hedefi “gerçek bilgi” dediÄŸi ÅŸeye ulaÅŸmaktır ki, bu, görünüşe göre, hadiselerin çokluÄŸu olarak tasavvur edilen dış dünya hakkındaki bilgimizin tüm örgüsünü mahvetmekte ve ister kelami isterse ahlaki olsun, bütün islami nasları ortadan kaldırmaktadır.
 Fucar (15.03.2001)
YORUMLARINIZI VE YAZILARINIZI BEKLİYORUZ…


Comments
Henüz yorum yapılmamış.
Yorum yapın