EMPERYALİZMİN GELİŞİM EVRELERİ
VE GLOBALİZM

Emperyalizm nedir? En yalım anlatımıyla kapitalizmin imparatorluk aşamasıdır. Milleti ve milli piyasayı yaratan kapitalizm ulusal sınırlara sığmayıp dünya piyasasına açıldığında emperyalizm aşamasına ulaşmıştır. Emperyalizmin belli başlı özellikleri şunlardır.

TEKELLEŞME: kapitalizmin serbest rekabet döneminde piyasada bulunun çeşitli sektörlerde on binlerce firma, rekabetin doğal akışı içerisinde elenerek tekelleşme yönünde karunlaşarak piyasayı zaptı rapt altına almaya başladı. Her sektörde 5-10 tekel kalınca, bunlar da kendi aralarında birleşerek tröstler, karteller meydana getirdiler.

MALİ SERMAYE: Bu sürece paralel olarak sanayi, ticaret, tarım alanlarındaki ayrı ayrı sermayeler, bankaların kubbesi altında tek bir sermaye, Mali Sermaye olarak birleşti ve sentez oldu.

MALİ OLİGARŞİ: Egemen sınıf olarak örgütlenmiş olan burjuvazi, kendi içerisinde parçalanarak en zengin, en tekelci, en kodagan kesimleri, Mali Sermaye temelinde egemen bir zümre olarak, bir parababaları zümresi olarak her şeye hükmeder hale geldi. Ekonomiyi, politikayı, toplumsal yaşamı, kültürü yönetir ve yönlendirir hale geldi.

SERMAYE İHRACI: Daha önceki sömürgecilik döneminde sömürgeci devletler, sömürgelere, kendi ürettikleri malları ihraç eder, sömürgelerin hammadde kaynaklarını ve ucuz işgücünü talan ederlerdi. Oysa emperyalizm çağında emperyalist ülkeler, dünyanın diğer ülkelerine, mal ihracının yanısıra, sermaye ihracına başlamış; yırımlara yönelmişlerdir. Böylece, daha önce vahşi bir biçimde sürdürülen sömürgeciliğin üzeri bir incir yaprağı ile örtülmüş; emperyalizmin girdiği ülkeleri kalkındırdığı gibi bir yanılsamanın ortaya çıkmasının koşulları yaratılmıştır.

DÜNYANIN NÜFUZ BÖLGELERİ OLARAK PAYLAŞIMI. Emperyalizm çağında dünya, emperyalist devletlerce nüfuz bölgeleri olarak paylaşılmıştır. Bu nüfuz bölgeleri emperyalist ülkeler arasında yapılan anlaşmalarla güvence altına alınarak resmileştirilmiştir.

DÜNYANIN TOPRAK OLARAK PAYLAŞIMI. Emperyalizm çağında dünya, emperyalist devletler arasında toprak olarak da paylaşılmış; paylaşılmadık tek bir bakir toprak kalmamıştır. Hemen hemen tüm Asya, Afrika, Latin Amerika ve Okyanusya, 5-6 emperyalist ülke tarafından sömürgeleştirilmiştir. Yarı-sömürge olan ve sömürgeleştirilme tehdidi altında bulunan sadece üç devlet vardır: Türkiye, İran ve Çin. Bu üç ülkenin direnebilmesi ise, uzun asırlara dayanan devlet kurma deneyimi ve geleneğinden kaynaklanmaktadır.

SORUNLARI SAVAŞLARLA ÇÖZME EĞİLİMİ: Emperyalizmin en önemli yasalarından biri eşitsiz gelişim yasasıdır. Emperyalist ülkeler, çeşitli nedenlerle birbirilerinden eşitsiz bir biçimde gelişirler. Bu durum sık sık dengelerin yeniden bozulup kurulmasını gerektirdiği gibi, ortay çıkan müzmin krizlerin çözümü de silahlı güçle sağlanabilmektedir. Bu ise, çok sık aralıklarla patlayan bölgesel veya küresel savaş demektir.

İşte 19. yüzyılın ortalarından itibaren gelişmeye başlayan ve 20y yüzyılda kesin egemen hale gelen emperyalizmin karakteristik özellikleri bunlardır. Bütün bunların toplam bir sonucu olarak denebilir ki, 20. yüzyılda emperyalizmin egemen hale gelmesiyle birlikte dünyanın ilk küresel süreci başlamıştır. Emperyalizm, tüm dünyayı, avucunun içine almış; kendi çıkarları ve gereksinimleri doğrultusunda birleştirmiştir. Bu nedenle gerçekte küreselleşme, çağımızın değil, ilk defa 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan temel bir özelliktir. Bu küreselleşme temelinde çağa damgasını vuran temel çelişme, ezen ve ezilen ülkeler çelişmesidir. Bu çelişme, çağın başlıca iki temel dinamiğini yaratmıştır. 1917 yılında, emperyalist küresel zincirin en zayıf halkasını koparan Rusya, Ekim Devrimiyle sosyal devrimler dönemini açarken, 1919-23 arasında yarı-sömürge Türkiye, ulusal kurtuluş savaşıyla ulusal kurtuluş mücadeleleri ve bağımsız devletler sürecini başlatmıştır. Böylece emperyalizmin ilk küreselleşme dönemi kesintiye uğramış; bu süreç, 1975’de Vietnam, Kamboçya ve Laos gibi Hindiçini ülkelerinin bağımsızlaşmasına dek sürmüştür. Böylece tüm sömürgeler, emperyalizmden koparak bağımsız devletler haline gelmiştir.

1990’larda Sovyetler Birliği’nin çöküşü koşullarında değişen dünya dengeleri, ABD emperyalizmi patronluğunda yeni bir küreselleşme döneminin başlamasına yol açmıştır. Son 13 yıldır, ABD emperyalizmi, kendi çıkarları doğrultusunda dünyaya yeni bir çeki düzen verme çabası içerisindedir ve bu çabasını, iletişim ve bilişim teknolojilerinin baş döndürücü gelişmesi karşısında dünyanın küçüldüğü, karşılıklı bağımlılığın arttığı, bağımsız ve ulusal devletlerin anlamını ve önemini yitirdiği tezlerinden oluşan globalizm ideolojisiyle gizlemeye çalışmaktadır. Oysa, emperyalizme göre anlamını ve önemini yitirenler ezilen ülke devletleridir. Yoksa, emperyalist devletler, başta bizzat ABD’nin kendisi olmak üzere küresel yıkım teknolojileri sayesinde daha da güçlenmekte; dünyayı, atomlarına dek parçalayarak, ezilen ülkelerin ulusal devletlerine ve bağımsızlıklarına son vererek kendi sömürgesi haline getirmeyi arzulamaktadır. Bunu, etnik ve dinsel çelişkileri körüklemek, mikro-milliyetçiliği yaymak, yerelleşme adı altında ulusal devletleri etkisizleştirip ezilen ülkelerin dokularına dek nüfuz etmek suretiyle başarmaya çalışmaktadır. Bu hemomonik amacını ise, sivilleşme, yerelleşme ve demokratikleşme demagojileriyle yaldızlamaktadır. İşte emperyalizmin ikinci küreselleşme sürecinin özü ve temeli budur.

Av. Turhan İÇLİ



YORUMLARINIZI VE YAZILARINIZI ESİRGEMEYİNİZ…