C A M B A Z
CAMBAZ
Etrafı olabildiğine düzlük, uzaklardan sadece siluet olarak belli olan dağların göründüğü, toprağın dermansız, suyun ise kıskanç olduğu bir coğrafyanın ortasında kurulu bir taşra kasabasıydı burası. Bozkır her tarafta kendisini, üstelik bütün ağırlığı ile hissettiriyor, her şeye kafa tutan, başkaldıran bir eda ile taşına toprağına, kurduna kuşuna umarsız olduklarını hatırlatırcasına günleri birbiri ardına deviriyor, her gün batışında bir kez daha karanlığı bir sonraki güne güç toplamak için emiyordu. Ertesi gün, daha ertesi gün. Böylece devam edip gidiyordu.
Kasaba da bozkırın bu hakimiyeti kabul etmiş, karanlık çöktüğünde bu gücü azaltmamak için kabuğuna çekiliyor, karanlıkla ve onun arkasındaki bozkırlı yüz yüze gelmemeye çalışıyordu. Tarihin bir anında ve mekanın bir yerinde unutulmuş olarak, üstelik bu an ve mekanda unutulduğunu kendisi de unutarak yaşamını sürdürüyordu. Tarihin yazılmasını gerektiren bütün unsurlar ortadan kalkmış, bu kasabanın insanları zamanı tanımlayacak kavramları sadece ikiye indirmişlerdi. Sabah ve akşam. O da güneşe bağlı zorunluluktan kaynaklanıyordu. Bir tek çocuklarda durum farklıydı. Onlar zaman, mekan, tarih gibi şeyleri henüz bilmiyorlardı. Bilmediklerini unutamayacakları için onlar için sorun yoktu. En büyük hayalleri ise bir zamanlar kasabalarında olan, daha sonra bir yolunu bulup giden, sonra da bir daha dönmeyen kişilerin yüzleriydi. Oyunlarından bu yüzleri canlandırıyor, rüyalarında bu yüzleri görüyor, kavgalarında bu yüzlermişçesine dövüşüyorlardı. Hayallerine girmeyen tek şey ise bozkır ve karanlıktı. Bilmiyorlardı, hayalini kuramıyorlardı.
Bir gün bu kasabaya sirk geldi. Nasıl başarmışsa bozkırın etrafındaki dağları aşmış, buralara ulaşmıştı. Kasabalının pek çoğu sirki ilk kez görüyordu. Eski zamanlarda, kasabanın buralarda unutulmadığı, henüz nefes aldığı ve yaşadığı dönemlerde gelen sirkler vardı. O zamanki sirklerin gösterini ara sıra yaşlılar anlatıyor, onlar anlatırken dinleyenler heyecanlanıyorlar, sonra geri günlük yaşamlarına dönüyorlardı. Kasabalının hafızasında çok fazla yer işgal etmeyen şeylerdi bunlar. Ama şimdi, o yaşlıların anlattıklara sirklerden birisi gelmişti. Yer yerinden oynuyordu. Her taraf flama, pankart, afişle doluydu. Kasabanın her sokağı ilanlarla dolup taşıyor, insanlar bu ilanların bir tekinin kendi evlerine asılması için çabalıyorlardı. Çocuklarsa sirki büyüklerinden daha farklı yaşıyorlardı. Hayallerini süsleyen yüzler bir anda yerini sirke bırakmış, burada yapılan gösteriler bütün hayallerin içinde birinci sıraya kurulmuştu. Her akşam gösterileri kaçırmıyor, gördükleri her ayrıntıyı belleklerine kazıyor, daha sonra da bunun üzerinden yeni hayaller üretiyorlardı. Hayallerini somutlamak için de yerde buldukları sirke ait en küçük kağıt parçalarını bile saklıyor, küçük hazinelerinin en nadide parçaları olarak koruyorlardı. Yetişkinlerde çocuklardan farklı değildi. Akşamları gösterileri izlemek için erkenden işi gücü bitiriyor, sandıklarından bayramlıklarını çıkarıyor, sanki bir düğüne katılırmışçasına özenli ve dikkatli giyiniyor ve sirkin yolunu tutuyorlardı. Ertesi gün, bir akşam önce gördüklerini birbirlerini anlatıyor, kaçırdıkları bir şey varsa üzülüyor, başkalarının kaçırdıklarını ise büyük bir iştah ve abartı ile anlatıyorlardı. Dışarıya açılan herhangi bir penceresi olmayan bu kasaba için sirk, bu dünyada yaşadıklarını, birilerinin onları burada unutmadıklarını yeniden hatırlatıyordu. Tarih yeniden yazacak bir şeyler bulmuştu ve uzun süre de bununla oyalanacaktı. Tıpkı daha öncekiler gibi.
Sirkin favori gösterisi ise bir cambaz ikisi idi. Her gece programın en sonunda çıkıyor, bütün nefesleri kesiyor, yürekleri ağza getiriyor, en çok alkışı da onlar alıyordu. Onlar gösteriye çıkınca bütün soluklar kesiliyor, çocuklar annelerinin göğüslerine daha fazla sokuluyor, erkekler büyük bir gıpta ile ve alttan alta kıskançlıkla bakıyorlardı. Kadınlar ise yıllar öncesinin hayallerine yeniden dönüyor, vücutları tepeden tırnağa kavruluyor, gösteri sonuna kadar da böyle kalıyor, hayali bir orgazm yaşıyorlardı. Gösteri sonunda ise şöyle bir dudak bükerek kocalarını süzüyorlardı.
Sirk günlerce gösterilerine devam etmiş, sonuna gelmişti. Artık son gündü. Fakat bu günün bir özelliği vardı. Cambaz ikilisi bir atlayışı ilk defa deneyeceklerdi. Sirkin elemanları da sabahtan itibaren bunu duyurmaya başlamışlardı. Aslında duyuruya ihtiyaç yoktu ama, kasabalı bu akşam özel bir gösteriye geleceğini bilmeliydi. Çünkü bu cambazların ve sirkin kasabalıya teşekkür gecesi olacaktı. Bu yüzden de giriş ücretsizdi. Daha önemlisi de atlayışın kendisiydi. İlkti ve tehlikeliydi. Böylelikle sirk ilk defa geldikleri bu kasabayı bu atlayışla onore edecek, vefa borcunu ödeyecekti.
“Ölüm atlayışı. Cambazlarımız ilk defa bu atlayışı deneyecekler. Sakın kaçırmayın. Sonra kaçırdık diye üzülmeyin.”
***
“Meditarno Sirki kasaban
ızda. Bu geceden itibaren on gün sizlerle! Aslanlar, kaplanlar, aklınızın alamayacağı atlayışlar, hepsi sizlerle! Bu gece, büyük meydanda kurulan sirk çadırında.”
Bu sözler onun için günler öncesinden beklediği olayın artık kapıya dayandığını gösteriyordu. Afişleri görmüştü. Kocaman bir çadırı olan kocaman bir sirkti bu. Saatlerce afişleri incelemiş, o afişlerde tek bir şeye bakmıştı. Cambaza. Çizilen resimlerde ya ipten ipe atlarken ya da havada takla atarken görülüyordu. Ama hep havadaydı. Hep kuşlar gibiydi. O resimleri gördüğünden beri başka bir şey düşünemez olmuştu. Kendisini orada hayal etmek istemiş ama bir türlü başaramamıştı. Kendisi de hep havada asılı kalmış, ipi bıraktığı anı ya da diğer ipi yakaladığı anı bir türlü tam kurgulayamamıştı. Şimdi hayallerindeki eksik parçaları tamamlayabilir, o resmin her tarafını kendi kafasında çizebilirdi. Kim bilir belki o cambazla konuşabilirdi de. Bu müthiş bir şeydi onun için.
“Gösterileri izlemeliyim.” diye düşündü kendi kendisine.
Görmeliydi o hareketleri. Uçmanın o kendisine has büyüsü ile zamanın anlamını yitirdiği, o birkaç saniyenin sanki yüzyıllar gibi sürdüğü, özgürlüğün bütün azameti ile karşısına serildiği o hareketleri görmeliydi.
Güneş bir türlü batmak bilmiyordu. Sanki gökyüzüne çivilenmişti. Olduğu yerde duruyordu. Dolaştı durdu bütün gün. Nasıl olsa yapacak işi de yoktu. Kuşları seyretti sürekli. O da uçmak istiyordu. Uçmak ve özgür olmak. Kendisinin yapamadığını bugün cambazdan seyredecekti. Kim bilir belki bir gün o da cambaz olabilirdi. Belki bir gün o da teller üzerinde gezebilir, bir o ipten bir diğer ipe uçabilir, özgür olabilirdi.
Akşamı zor etti. Gösterinin başlamasına daha epeyce zaman vardı. Ancak dayanamamıştı. Gelmişti çadırın olduğu yere. Dolaştı her tarafı. Hayvanları, eğitmenleri, palyaçoları seyretti uzun süre. Ama esas beklediğini, cambazı görememişti.
“Biraz sonra izleyeceğim nasıl olsa” diye düşündü.
O gece sirk çadırının içinde bambaşka bir dünyaya gitti. Daha önce afişlerde gördüğü, hayran olduğu her şey karşısında duruyordu. Üstelik bu sefer hareketliydiler. Bütün gece boyunca nefes almadan izledi her şeyi, her ayrıntıyı. Hele cambaz gösterisine başladığında bütün dünya ile ilişkisi kesilmişti. Sanki sadece kendisi ve cambaz vardı. O tek izleyici, cambaz da vücudunu bir enstrüman olarak kullanan bir virtüözdü. Ellerini ipten çekip de parendeler atmaya başlayınca soluğu iyice kesiliyor, gözleri ile kafası da bir aşağı bir yukarı inip çıkarak izliyordu. O hareketleri, kıvrımları, o estetiği bütün vücudu ile hissediyordu.
Yatağına döndüğünde vakit iyice ilerlemişti. Uzandı.
“Ben de cambaz olacağım. Ben de uçacağım.”
***
Sonunda beklenen saat gelmişti. Akşam olmuş, herkes pırıl pırıl bayramlıklarını giymiş, çocuklar da her zamanki yerlerini almış, bu son gösterinin en küçük bir anını kaçırmamak, her ayrıntıyı beyinlerine kazımak ve hayallerinde yeniden o yüzlere dönmemek için kullanılmak üzere canlı tutmak için en stratejik yerlere yerleşmişlerdi.
Gösteriler başlamıştı. Sirkin parlak spotları altında bütün sirk elemanları geçit törenine çıktılar. Önce yer akrobatları, taklalar atarak ilerliyor, arkasından bütün ihtişamı ile hayvanlar ve onları dizginleyebilmenin, daha da önemlisi istediklerin yaptırıyor olabilmenin haklı gururu ile eğitmenleri, en arkada ise kırmızı, mor, yeşil, pembe, bütün renkleri üzerlerinde, yüzlerinde barındıran, ama kafalarında bu renkleri bir türlü yaşayamayan palyaçolar geliyorlardı. Seremoni bütün göz alıcılığı ile sürüyordu. Ama herkesin aklı cambazlardaydı. Herkez bir an önce onları görmek istiyorlardı. Fakat cambazlar bu geçit töreninde yoklardı. Son palyaço da alanı terk edince ışıklar karardı. Bir homurtu yükseldi seyircilerden. Cambazları görememişlerdi.
Sirkin ışıkları yavaş yavaş kararırken, “neredeler? yoklar mı?” vb sorular duyulmaya başlandı tribünlerden.
Çadırın çapraz köşelerinden yakılan iki spot biden tavanda karşılıklı iki noktayı aydınlattı. Sporların biri bir cambazda, diğeri öteki cambazdaydı. Ellerinde iplerle kendilerini birden boşluğa bıraktılar. Ortalığa derin bir sessizlik çökmüştü. Kimse ne olduğunu anlayamamıştı. Cambazlar havada eş zamanlı bir takla atıp yere indiler ve şık bir hareketle seyircileri selamladılar. Bir alkış koptu. Cambazlar daha gösterinin başında seyircileri avuçlarının içine almışlardı.
***
Ertesi gün yine sirkteydi. Daha ertesinde de, daha ertesinde de. Her seferinde gündüz geliyordu. Cambazı görmek istiyordu. Onunla konuşmak, kabul ederse onunla gitmek. Fakat konuşmak bir yana karavanına bile yaklaşamıyordu. Günler de hızla geçip gidiyor, ama bir türlü istediğini yapamıyor, bütün gündüz ve geceleri bu sirkin etrafında geçiyordu. Artık sirkin son iki günüydü. İyice umudunu yitirmişti. Yine de gitmişti aynı yere. Umutsuzca cambazın karavanına baktı. Kapı hafif aralıktı. Demek ki içerideydi. Etrafına bakındı. Kimseler yoktu. Usulca sokuldu karavana doğru. Bir daha etrafı kontrol etti. Hala kimseler yoktu. Usulca içeri kaydı. Göğsü kafesinden fırlayacak gibiydi. O içerdeydi. Yatıyordu. Seyretti bir süre. Yüzünün kıvrımlarını, vücudunu inceledi bir süre. Ses çıkarmadan bir köşeye geçti. Uyanmasını beklemeye başladı. Daha fazla dayanamadı. Uyudu kaldı olduğu yerde.
Kendine geldiğinde bir el şiddetle omzunu sarsıyordu.
“Kalk bakalım! Burasını otel sandın galiba.”
Rüyada sandı bir an kendini. O karşısındaydı. Etrafına bakındı. Ne diyeceğini bilemedi.
“Özür dilerim uyuyup kalmışım.”
“Kim izin verdi senin buraya girmene?”
“Kimse değil. Vallahi kimse değil. Ben kendim geldim. Gizlice. Kimsenin haberi yok geldiğimden.”
“Ne istiyorsun peki?”
“Sizinle tanışmak. Ben de cambaz olmak istiyorum. İzin verirseniz sizinle geleyim. N’olur. Her istediğinizi yaparım.”
Şöyle bir süzdü cambaz çocuğu. Çok çelimsiz, zayıf bir şeydi. Fakat gözlerindeki ışıltı hoşuna gitmişti. Bu ışıltıyı çocuk cesareti ile birleştirmiş, onun yanına kadar sokulmuştu. O da böyle yapmamış mıydı? Bir cambaza, ustasına gidip söylememiş miydi? Gülümsedi. İlk gençliğini yeniden yaşamıştı şu kısacık zamanda.
“Peki gel bakalım. Yalnız para yok haberin olsun.”
Beklemiyordu kabul edilmeyi. Ama “gel” demişti işte. Cambaz olacaktı. Uçacaktı.
***
İlk önce yer akrobatları çıkıyordu gösteriye. Yer akrobatlığı cambazlığın ilk aşamasıydı. Yerde yapılan hareketlerle vücut ısındırılıyor, esnekliği artırılıyordu. Cambaz adayları yere serilen minderlerde hareketlerini yapıyor, yerden yükselip parendeler atıyor, doğa kanunlarına aykırı taklalarla izleyenleri şaşırtıyorlardı. Gösteri yapılan alanın kenarlarında palyaçolar duruyor, bir yandan küçük çocukları eğlendirirken, diğer yandan gösterilerin bitmesini bekliyorlardı. Çünkü biten her gösterinin arasında boşluk doldurmak için sahneye çıkıyor, diğer gösteri başlayana kadar izleyiciyi oyalıyorlardı. Bu yaşamlarına da yansımıştı artık. Yüzlerinden boyalarını silip de kendileri oldukları anlarda bile sanki yaşama boşluk doldurmaya gelmiş gibi hissediyor, fakat bir türlü asıl gösterinin ne olduğunu çözemiyorlar, mutsuzlukların gizlemek içinde akşamları boyalarla kapattıkları gözlerindeki hüznü, gündüzleri de dudaklarının kenarındaki tebessümle gizlemeye çalışıyorlardı.
Alanın bir ucunda bir sonraki sahneyi alacak olan grup bekliyor, fakat sırası geldiğinde biraz gecikiyor, palyaçolara duydukları saygıyı bu şekilde ifade ediyorlardı.
Cambazlardan sonra meydanı vahşi hayvanlar alıyordu. Gerçi hayvanların vahşiliği sadece isimlerinde kalmıştı ama hala izleyenleri ürkütebiliyorlardı.
Bu gece de aynı kural bozulmamıştı. Herkes planına uygun şekilde sahne alıyor, seyredenlerde – belki son gösteri olması nedeni ile – coşku son safhada onları çılgınca alkışlıyor, sahnedekilerle tek vücut oluyorlardı. Ama her şeye rağmen belliydi. Herkes cambazları istiyordu. Seyirciler bu bölümlerin bir an önce bitmesini bekliyor, sirkteki görevliler de kıskançlıkla karışık bir saygı ile seyircileri cambazlara hazırlıyorlardı.
***
Sirkle birlikte o da yola çıkmıştı. İlk zamanlar sadece ayak işlerinde çalışıyor, getir götür işlerine bakıyordu. Öyle zaman oluyordu ki cambazı bile göremiyordu. Fırsat buldukça cambazın hareketlerini kendi kendine tekrar ediyordu. Vücudu ile amansız bir yarışa girmişti. Vücudu direniyor, o ise yapmak istiyordu. Bedeni zayıftı. Bedeni güçsüzdü. Ancak yapacaktı. Kendisi de büyük bir cambaz olacaktı.
Zamanla çalışmalara o da katıldı. Daha önceden kendi kendine çalıştığı için çok hızlı ilerleme kaydediyordu. Gireli daha az bir zaman olmasına rağmen diğer yer cambazlarından daha ustaca hareketleri gerçekleştiriyor, vücudunun her santimetre karesini kontrol altında tutuyordu, denge konusunda büyük ustalık gösteriyordu. Denge. Bütün olay bu sözcükteydi. Çok kısa sürede fark etmişti. Gündüz akrobatik çalışmalarına gece de denge çalışmalarını eklemişti. Bazen bir kalasın üzerinde, bazen bir konserve kutusunda, bulduğu her şeyde ve her yerde. Cambazla birlikte gösteriye çıkacağı günün hayalini kurarak daha da hırslanıyor, çalışıyor, çalışıyordu.
O çalıştıkça cambaz da mutlu oluyordu. Başlangıçta – her ne kadar içi ısınsa da – soğuk durmuştu. Böyle öğrenmişti çünkü. Öğrencinle yüz göz olmamalıydın. Hatta başlangıçta hiç ilgilenmemeliydin ki senin kıymetini bilsin. O da öyle yapmıştı. İlgilenmemişti. Ancak çocuktaki yeteneği de ilk başkan fark etmişti. Vücudu lastik gibiydi. Daha önemlisi cesurdu. Yeri geldiğinde gözü kararıyor, istediğini yapana kadar hiçbir şey tanımıyordu. Çok öğrenci gelip geçmişti elinden, ancak böylesi hiç olmamıştı. Kaçırmamalıydı bu çocuğu.
***
Nihayet son gösteri de bitmiş, sahne boşalmıştı. Artık zaman cambazlarındı. Çadırdaki sessizlik o derece yoğundu ki, sanki bütün dünyada zaman durmuş, her şey, her yer ve herkes sonsuza kadar donup kalmıştı. Fark edilen sadece sahnedeki karaltının içinde devam eden hareketlilikti. Birileri sürekli koşturup duruyor, bir şeyler getirip, bir şeyler götürüyorlardı. Ancak hazırlığı yapanlar da bu sessizliği bozmamak için ellerinden geleni yapıyor, ağırlığın, yoğunluğun, zamansızlığın o büyü ile karışık tütsülü havasını soluyor, keyfini çıkarmaya çalışıyorlardı.
Işıklarla birlikte eş zamanlı olarak şiddetini ışıklarla yarıştırırcasına trompetler çalmaya başladı. Biraz önceki sessizlik ve karanlık yerini alabildiğine şiddetli trompet ve bu trompetlere çevrilmiş her biri tek başına kasabayı aydınlatabilecek güçte spotlara bıraktı. Tam bir renk ve ses cümbüşü, üstelik de birdenbire başlamıştı. Herkes oturduğu yerde sıçradı bir kere. Kimisi parmakları ile damaklarını kaldırdı, kimisi ellerini yüreklerinin üzerine koyup, atıp atmadığından emin olmaya çalıştı. Bu ani değişiklik herkesi birdenbire uyarmıştı. Ancak gerilimde hala değişen bir şey yoktu. Bu sefer de sanki trompetler zamanla yarışıyordu. Zamanla trompetlerin tarifsiz bir şiddet yarışı başlamıştı. Kimin galip olduğu belli olmayan bu yarışta bilinen tek şey, herkes artık diken üstündeydi. Gözler faltaşı gibi açılmış, herkes bakmakla bakmamak , görmekle görmemek arasında gidip geliyordu.
Trompetler kesildi birden bire. Sanki bir bıçak değmişti. Bütün sesler durmuş, zaman da bu büyük rakibine saygısını belli edercesine şiddetini kesmişti. Işıklar bu yarışmanın dekorları olduklarını bilerek onlara uymuş, trompetler kesilir kesilmez sahne yeniden kararmıştı. Birden iki spot sahnenin iki köşesini aydınlattı. Huzmelerin düştüğü köşelerde iki cambaz en can alıcı, en parlak kostümleri ile göründüler. Büyük cambaz kan kırmızı bir kostüm giymişti. Ustalığını, büyüklüğünü ispatlarcasına yakıcı, ezici ve ürkütücü bir kırmızı. Küçük olan ise soluk mavi bir renkteydi. Mavi o derece soluktu ki fırtına ile dinginlik, toprakla hava, yaşamla ölüm arasında sıkışıp kalmış gibiydi.
***
Zaman hızla akıp gidiyordu. Çocuk artık iyiden iyiye cambazlığı öğrenmişti. Üstelik kendi kendisine yeni numaralar buluyor, bunları ustasına gösteriyor, vücudunun ustalığını zekası ile birleştiriyordu. Ustası ise onu izledikçe mutlu oluyor, onda gençliğini yeniden yakalıyor, yitirilmiş sevdalarını yeniden yaşıyor, zamanı geriye çeviriyordu. Üstüne titriyordu sürekli. Tehlikeli bir atlayışta yüreği kabarıyor, çocuk yere inene kadar ona bakamıyordu. Onun başına bir şey gelsin istemiyordu. Yükselmesini, daha yükselmesini, İkarus gibi kanatlanıp güneşe uçmasını istiyordu. Çünkü güneş kendisiydi ve çocuk ancak uçabilirse kendisine yaklaşabilirdi.
Artık sirkin en önemli ikilisi haline gelmişlerdi. Bütün gittikleri yerlerde onlara ilgi gösteriliyor, sirkin patronu bir dediklerini iki etmiyordu. Çocuk amacına ulaşmıştı. Cambaz olmuştu. Ünlü olmuştu. Ancak değişmeyen tek bir şey vardı. Ustasına karşı hala hiçbir şey değişmemişti. İlk günkü gibi korkuyla karışık bir sevgi duyuyordu. Aslında ilk başlarda onu geçmek istemişti. Artık onu da istemiyordu. Ustasının sürekli yanında olması, her yeni gösteride onun kendine has eda ile kafasını sallaması, onu yüreklendirmesi yetiyordu. “Aferin çocuk!” demesi mutlu ediyordu. Daha fazlasını istemiyordu. Eğer ünlü olmaksa bu ustası ile birlikte olmalıydı. Kendi kendine elbette yeterliydi artık. Bir gösteriyi tek başına rahatlıkla çıkarırdı. Hatta isterse ustasından daha usta bir cambaz da olabilirdi. Bunların hepsini biliyor, ancak içindeki vefa duygusu buna izin vermiyordu. Kendisini sürekli borçlu hissediyor, bu borcu da ona ödemeyeceğini biliyordu. Ustası ona hayallerini vermişti. Hayallerin karşılığı ise ödenemiyordu.
Başlarda ustası da onun gibi düşünüyordu. Onu izledikçe birlikte yapacakları güzel şeylerin hayalini kuruyor, bunların hayali bile onu heyecanlandırıyordu. Çocuk kendisine hayallerini yeniden kazandırmıştı. Fakat bunun henüz farkında değildi ve farkına varması için çok zaman geçmesi gerekiyordu. Aralarındaki fark da buydu. Sonuçta çocuk “ikarus” kendisi de “güneş
”
ti. Çocuk güneşe ulaşmaya çalışıyordu. Ancak güneşe ulaşmak da imkansızdı.
***
Seyirciler cambazın hangisini kim olduğunu bu kostümlerden anlamışlardı. İki cambaz da kendilerine ait yerlerde bekliyorlardı.
İlk önce seyirciyi ısındırmak ve gerilim artırmak için küçük küçük atlayışlar yapmaya başladılar. Kurulan iki kulenin üstünde bir o kuleye, bir bu kuleye gidip geliyorlardı. İkisi içinde zaman yeniden durmuş, özgürlüğün o muhteşem raksı başlamıştı. Uçuyorlardı ve uçtukça özgürleşiyorlardı. Bu atlayışların birisinde ikisi de aniden havada takla atarak havada ipleri değiştirdiler. Seyirciler kuleler arasında gidip gelmelerin ritmine öylesine kaptırmışlardı ki, beklemiyorlardı böyle bir şeyi. Sanki sonsuza kadar cambazlar böyle sallanacak, onlar da izleyeceklerdi. Bu atlayışla birlikte ısınma turlarının da bittiğinin işareti gelmişti. Artık esas gösteri başlıyordu. Herkes daha bir dikkatli, daha bir yoğun izlemeye başladı. Patron bile odasından dışarı çıkıp kulis kapısına gelmiş, sirkin diğer elemanları arasında kendisine zar zor yer bulmuştu gösteriyi izlemek için.
***
Çocuk biliyordu hedefinin ne olduğunu. Evet ustasını geçmeyecekti. En azından o hayattayken. Ancak ondan aşağı da olmayacaktı. Onun gibi olacaktı. O varolduğu sürece onun üstüne çıkmayacaktı. Oysa onu geçebileceğini, onu geride bırakabileceğini çok iyi biliyordu. Üstelik çevresindekilerde biliyordu onun bunu yapabileceğini. Merak da ediyorlardı neden ustasını geçmediğini. Çünkü bu tarih boyunca böyle gelmiş, boynuz kulağa geçmiş. Ama bu sefer boynuz kulağı geçmeyecek, onu üzmeyecekti. Onunla aynı kalacaktı. Ta ki…
Ustası da artık fark etmeye başlamıştı. Çocuk artık eski çırak değildi. Usta bir cambazdı ve yerini almaya hazırlanıyordu. Bunu fark ettiğinde aklına gelen ilk şey de yaşı olmuştu. Oldukça ilerlemişti. Çocuk ise çok gençti ve önünde uzun bir zaman vardı. Korktu bu düşünceden. Kendi yaşından, çocuğun gençliğinden. Hazırlıksız yakalanmıştı bu duruma. Evet kendisi güneş, çocuk ise ikarustu. Ancak ikarus çok yaklaşmıştı güneşe ve onu yakalamak için çok vakti vardı. Fakat güneşin kaçacak zamanı kalmamıştı. Uzun geceler boyunca bu düşünce beynini kemirdi durdu. Bir şeyler yapmalıydı. Çocuk kendisini geçmemeli, o taht sonsuza kadar onun olmalıydı. Bir şeyler yapmalıydı.
***
Cambazların gösterisi bütün hızı ile sürüyordu. Usta çırak, baba oğul, bütün hünerlerini döküyorlardı ortaya. O kısacık zaman diliminde doğa ve onun koyduğu tüm yasalarla dalga geçiyorlardı. Herkes pür dikkat onları izliyor, cambazlarla zamanın aralarında kurduğu dengeyi bozmamak için nefes bile almak istemiyorlardı.
Gösterinin sonu gelmişti. Artık bu son gösteri olacaktı ve ondan sonra zaman tekrar eski alışkanlığına dönecek, insanlara tanıdığı, ne kadar olduğu belli olmayan (belki bir an, belki de binlerce yıl) bu serbestliği bitirecekti.
İki cambaz kulelerin üstünde son gösteriye başlamadan önce göz göze geldiler. Bir an bakışlar kesişti. Fakat bu bakışlar bir “hazırım” mesajından çok veda içeriyordu. Çocuk ustasına minnettar bir hava ile, ustası da ona bir güneş tavrı ile bakıyordu. Bu bir anlık bakışmayı kimse fark etmemişti. Kimse görmemişti. Ancak bu bakışlar sonun habercisiydi. Her iki cambaz da sanki bunu biliyorlardı.
Atlayış çok zordu. Bu yüzden iki cambaz da gergindi. Ancak ustanın belli belirsiz bir rahatlığı vardı. Sanki bu gösteride her şey onun istediği gibi gidecekti. Çocuk ise ustası ile beraber bu atlayışı yapıyor olmanın ötesinde bir rahatlık hissedemiyor, gerginliği arttıkça artıyordu.
İki cambaz son kez göz göze gelip birbirlerini süzdüler – belki de vedalaştılar – kendilerin boşluğa bıraktılar. İlk önce çocuk ellerini bırakacak, havada üç takla atıp ustasının ellerini tutacaktı. En önemli yer de burasıydı zaten. Buradaki bir zamanlama hatasının sonu korkunç olabilirdi. Daha sonra usta da ellerini bırakacak, her ikisi birden devinimi tamamlamakta olan iplere geri döneceklerdi.
Çocuk havada süzülürken ilk defa özgürlüğü yaşayamadığını hissetti. Hep bu anlarda kendini özgür hisseder, zaman dururdu. Ancak bu sefer zaman hızla akıyor, fakat bir türlü o istediği duyguyu, o kendisini yaratan coşkuyu yakalayamıyordu. Bir terslik vardı. Saliseler akıp gidiyordu. Artık o coşkuyu yakalaması için çok geçti geri dönülmez noktadaydı ve ustasından başka güveneceği hiçbir şey yoktu. Ona da güveniyordu. Onu ancak o kurtarabilirdi. Yoksa gösteriyi başaramazdı.
Usta ise ilk defa böylesine huzurlu, böylesine güvenli başladı atlayışa. Atlayışın başında oluşan gerginlik yok olup gitmişti. Zaman onun için akmıyor, saliselerini bekletiyordu. Çok rahat bir şekilde süzülüyordu çocuğa doğru. Gençliğine geri dönmüş, yeniden zamanı durdurmuştu.
Ellerini havada bıraktı çocuk.
O anda izleyenler de artık bu yüksek adrenalin bombardımanına dayanamayacak hale gelmişlerdi. Gösterinin bir an önce bitmesin, küçük ve sakin yaşamlarına geri dönmeyi istiyorlardı.
Birinci takla.
Ustasına baktı. Gözler kesişti. Usta hızla yaklaşıyordu…
İkinci takla.
Gözleri ile yine ustasını kontrol etti. Yine gözler kesişti. Ustası geliyordu…
Ve üçüncü takla…
İzleyenler oldukları yerde çakılıp kalmışlardı. Çığlık bile atamamışlardı olanlar karşısında. Kimse ne olduğunu anlamamıştı. Üçüncü takla ile beraber ustasının elini tutacakken çocuk kayıp yere düşmüştü.
İzleyenler olayın şokunu atlattıktan sonra yardım için koştular. Bu kısa zaman o kadar uzun sürmüştü ki. Artık çok geçti. Olanlar olmuş, bütün umutlar, hayaller ve yaşam tükenmişti.
Usta da hemen indi aşağı. Yüzünde çocuğunu kaybeden babanın hüznü ile karanlığı emerek varlığını sürdüren bozkırın vakurluğu birleşmişti. Ağlamıyordu. Ağlayamıyordu. Bozkır izin vermiyordu ağlamasına.
Ağzından belli belirsiz şu cümleler döküldü.
“İkarus güneşe yaklaştı. Ama kanatları balmumundandı. Yaklaştıkça eridi.”
Ali TAŞ


Comments
Henüz yorum yapılmamış.
Yorum yapın